İbrahim Beyin Köşkü

Babam zor bir hayat mücadelesinde, artık  kendine zaman ayırabileceğini düşündüğü 48 yaşında evlenmeye karar vermiş. 49 yaşında ağabeyim, 50 sinde ise ben dünyaya gelmişim. Yıllarca çalıştığı, ortağı ve genel müdürü olduğu fabrikanın 2 katlı lojmanında başlamış bu evlilik macerası babamın. Yıllar geçip de çocuklar okula başlama aşamasına geldiklerinde hep hayalinde olan, emekli olduğunda bahçesinde istediği gibi ekip biçmeyle uğraşabileceği, çocuklarının evlenseler bile yuvadan ayrılmayacakları bir “baba ocağı” oluşturma çabasına girişmiş. Feneryolu’nda bir dönüm arazi içinde bulduğu metruk bir eski istanbul köşkünü satın alarak restorasyon çalışmalarına başlamış.

 

1968 Köşk Tamir Aşamasında

1968 Köşk Tamir Aşamasında

Çalışmaları meşhur Vali Kazım Dirik’ in oğlu Mimar Orhan Dirik yapmış ve sonuçta 60’lı yılların sonunda yeni evimize taşınmışız.  Ben ilk yılları çok net hatırlamasam da, taşınmamızdan iki yıl sonra ilkokula başlamam ile ortaokulu bitirdiğimde satılması arasında geçen zaman dilimi çocukluğumun tüm anılarında çok özel bir yer almıştır. En kesin hatırladığım engin bir özgürlük duygusu ve bir şehrin göbeğinde doğaya bu kadar yakın olabilmek.. Babam en ince detaylara kadar özene bezene organize ettiği evimizi bizim için bir cennete dönüştürmüştü.Komşularımızın arasında ismi İbrahim Beyin köşküydü. (Annem de babama başkalarının yanında İbrahim Bey der, yalnızken hayatım diye çağırırdı.) Köşkün bahçesinin demiryoluna bakan neredeyse yarısına yakın bir bölümü parsellere ayrılarak meyve sebze yetiştirilmeye ayrılmıştı. Her parselde çeşitli yörelerden toplanıp getirilmiş bir veya iki meyve fidanı bulunuyordu. Bunlar zaman içinde koskoca ağaçlar oldular . Hayatımda bir daha hiç eriğin, kayısının, vişnenin, şeftalinin, kirazın bu kadar lezzetlisini yediğimi hatırlamıyorum. Trabzon hurması, malta eriği, fındık , badem, kara ve beyaz dut ağaçları da vardı bahçemizde. Babam İzmir’den bardacık inciri bile getirmişti. Sebze kısmında ise babamın favorisi domates ve biberdi. Ama patlıcan, fasulye, bezelye, kabak, marul, kıvırcık salata, turp, soğan, maydanoz, roka da hiç eksik olmazdı. Hatta birkaç yıl patates bile yetiştirmişti. Toprağı kazıp patateslere ulaştığımızda ağabeyim ve ben hazine bulmuşuz gibi seviniyorduk. Sabahları babam kahvesini alıp bahçeye gidip o güzelliklerin keyfini alırdı. Kaç kez onu domatesleri okşarken, ufacık biberlere tek tek  dokunurken görmüştüm. 

Havuz

Havuz

Sebze bahçesi kısmında, eve yakın tarafta bir havuz ve mozaik döşeli bir oturma alanı vardı. Havuz evin ön tarafındaki kuyudan gelen suyla doluyor, boşaltıldığında ise babamın tek tek ayarladığı bir kanallar sistemi ile parsellere gidiyor, ihtiyaca göre açılan kapanan sistem ile gereken parsel gerektiği kadar sulanıyordu. Biz çocuklar içinse havuz inanılmaz bir eğlence kaynağı idi, yazın parça parça üstümüzü ıslatır, günlerce güneşte ısınan havuza dalmak için fırsat kollardık. Ya da serin günlerde plastik araba vapurları, küçük patapat motorlarla saatlerce oynardık. Hemen yanındaki oturma alanı ise annemin hazırladığı kek, börekler ve çay eşliğinde misafirlerimizi ağırladığımız yerlerden biriydi. Hatta bazen havuz az dolu ise kuyu motoru açılır babamın biraz yukarda bıraktığı borunun ağzından havuza su dolardı. Çıkan ses ve oluşan serinlik bize ve misafirlerimize çok hoş saatler geçirtirdi. Havuz alanının altında, komşu köşk duvarına en yakın parselin birine babam 2 katlı bir kümes yaptırmıştı; burada yıllarca 15, 20 tavuğumuz oldu. Hep taze yumurta yer, eşe dosta dağıtırdık. Her mevsim yeri değişen bir parsel ise ağabeyimle benimdi. Orada istediğimiz gibi yollar köprüler yapıp, kamyon ve arabalarla oynar, lolipop saplarından trafik işaretleri yapıp bu yollara yerleştirirdik. Bazen ağabeyim ateş yakar, ben yapraklara çamur doldurup sarma yapardım 🙂 Bir de diğer komşuya yakın olan tarafta salıncak ve tahteravalliden oluşan oyun alanımız vardı. Ama azıcık keyiflendiklerinde annem ve babam da oldukça eğlenirlerdi burada ….

Önde Biber Parseli Arkada Oyun Alanı

Önde Biber Parseli Arkada Oyun Alanı

Babacığım, köşkü satana kadar hep bir bahçıvan gibi zevkle çalıştı bahçede;  “benim emek verdiğim her şey sofraya gelmeli” derdi ve yıllarca bu arzusunu gerçekleştirip bizim de sağlıklı tatlarla gelişmemizi sağladı.. Ama rengarenk çiçeklere hayran olan annem için de evin üst bölümündeki bahçeyi ayırmaktan geri kalmadı.

Evin hemen önü, sebze bahçesine kadar, bir kısmı çim alan, diğer kısmı da çocukken palladiano dediğimiz geniş mozaik parçalarından oluşmuş oturma alanı olarak düzenlenmişti. Bahçede oturma alanlarının değişik isimleri vardı: Havuz başı, çamın altı, gül dibi, kuyu başı gibi. Ama bu çamın altı hep kullandığımız, hava sıcaksa sabahtan, akşam yatana kadar yaşadığımız temel alandı. Bir ucunda Eren Eyüboğlu’nun babama hediye ettiği iki köylü kadını resmeden mozaik bir pano vardı.Ortada masa, sandalyeler, masa üstünde babamın değişmeyen kültablası.. Üzerindeki asırlık fıstık çamının gölgesi sayesinde günün her saati oturuldu burada. Hatta kışın kar yağıp da yan köşkün bizim bahçeye uzanan mavi çam dalları buz tutup ayışığında bir şölen yarattığında, gece çay demleyip, paltolarımızı giyip bu güzelliği seyrederdik çamın altında. Bahçenin bu kısmı annemin seçtiği renk renk, çeşit çeşit güllerle, yol kenarları glayörler, begonyalar ve karanfillerle donatılmıştı. Daha adını bilmediğim türlü çiçekler, evin duvarlarına tırmanan kadife sarmaşık güller, yasemin ve hanımelleri vardı. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, ne zaman bir yasemin, hanımeli kokusu değse burnuma , değişik güllerin değişik parfümleri ne zaman şans eseri de olsa dokunsa bana, belleğim beni hemen o çocukluk yıllarıma, sabahtan akşama bıkmadan dolaştığım bahçemize götürür. 
Çamın Altı, Arkada Mozaik pano

Çamın Altı, Arkada Mozaik pano

Evin ön tarafında bahçenin ana giriş kapısı ve garaj kapısı vardı. Sokağa bakan bu tarafta garajımız, yemyeşil çim alanlar arasına serpiştirilmiş çam ağaçları, güller ve kuyumuz vardı. Evin ana girişi de bu bahçe tarafındaydı. Düzeni çok seven babam garaj kısmına tamir, bakım vs için ufacık bir atelye bile yaptırmıştı. Kuyunun yanında ise bir motor kısmı, sulama için yetecek bütün suyu yüzeye çıkarabiliyordu. Burada da ufak bir oturma alanımız vardı. Çay demlenir, kurabiye vs ile tepsiye konur kuyubaşına getirilirdi. Babam bahçenin gece aydınlatması için her tarafa elektrik tesisatı yaptırmış, hatta dayanamayıp eserini geceleri de keyifle seyredebilmek için sebze bahcesini evin ön bahçesinden ayıran kısma cıvalı bir sokak lambası bile yerleştirmişti.
Solda Garaj, Ana Giriş Kapısı, Sağda Kuyu

Solda Garaj, Ana Giriş Kapısı, Sağda Kuyu

Kendimi bıraksam sürüyle konu var aklımda burasıyla ilgili anlatacak . Sonuçta çocukluğumu yaşadığım, genç kızlığa geçtiğim bu mekanda gerçekten çok mutlu yıllar geçirdim. Ama gerçek anlamıyla çok mutlu! Daha sonraları ise değişen Türkiye, değişen yaşam koşulları, o yıllarda İstanbulu esir alan anarşi, babamın bu çocuğunun çocuğuna geçecek hayalinden vazgeçmesine sebep oldu. Annem babam yaşlanıyorlardı, İstanbul’da bir takım devlet karşıtı insanların, köşkleri basıp yaşayanları rehin alma haberleri sıradan sayılmaya başlamıştı. Bu aşamada babam evi satmaya, liseyi İstanbul’da bitirmemiz için burada bir apartman dairesi almaya karar verdi. Lise bitince de temelli İzmir’e yerleşmek için İzmir’de bir daireyi daha  inşaat aşamasındayken satın aldı.
Babamı 1994 te kaybettikten sonra annem İzmir’de yaşamaya devam etti. Ama ilerleyen alzheimer hastalığı sırasında yeni olanları unutuyor fakat geçmişi sonsuz bir netlikle hatırlıyordu. En sevdiği anılar köşke ait olanlardı. Zamanı, kişileri karıştırsa da onun bu hatıralarıyla mutlu olduğunu görüp teselli oluyordum.. Hastalığımdan önceki son Türkiye’ye gidişimde bir gün çayını yudumlarken bana “Sen İbrahim Beyin köşkünü görmüş müydün hiç?” diye sordu.. “Görmüştüm anneciğim ..”  demiştim gözümde yaşlarla… “Gördüm…. çok güzel bir yerdi…. ” 
Advertisements

2 Comments

  1. Merhaba,

    En son siz ne zaman ziyaret ettiniz kendi guzel sitenizi bilmiyorum ama ben bugun.. 🙂

    İbrahim Beyin Köşkü yazinizi çok begendim.. Sinema ile ilgileniyorum ve anlattiklariniz, yasim itibariyle (33, çocuklugumda son demlerine “yetistigim” yasamlari hatirlatti. Diliniz de çok saglam..
    Tekrar tesekkurler..

    Firuz-Bruksel

    • Teşekkürler 🙂

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: