Buona Pasqua a Tutti – Mutlu Paskalyalar

Melek Yeğenimiz, Paskalya 2009

Melek Yeğenimiz, Paskalya 2009

 Bugün İtalya’da Paskalya.. Herkes ailesiyle öğle yemeği yedi, sonra tanıdıkları ziyaret için yollara koyuldular. Eşim, ben ve kayınpederim sessiz,  sakin yedik yemeğimizi. Sonra kızkardeşimizin eşinin ailesine kısa bir ziyaret yaptık, kahve içtik; bize yaşama sevinci veren ufacık yeğenimizi gördük. Papatyalar arasında taptaze bir bahar, taptaze bir yürek ve sonsuz bembeyaz bir saflık.. 

Bugün Paskalya İtalya’da, evlerden o şen şakrak kahkahalar uzamıyor sokaklara.. Sakin, saygılı kutlanıyor bu yıl.. Herkesin yüreği L’Aqula’daki depremzedelerle. Sivil savunma örgütünün pırıl pırıl gençleri bugünü aileleriyle geçirmek yerine oradalar ve italyanın heryerindeler. Alba Adriatica’daki Beyaz Haç teşkilatının önünden geçerken gördüm; onlarca genç gönüllü kutu kutu bağışlanan yardım malzemelerini düzenliyorlardı bir an önce göndermek için.

Hala nasıl olduğumu bilmiyorum. İyiyim belki fizik olarak, çok zayıfım hala, doktorlar kilo almalısın acilen diyorlar. Bu hastalıkta iyileşmek öyle dün hastaydın bugün bitti diye olmuyor ne yazık ki. Son lenfosit nakli benim en az 3 ayımı alacak azami dikkatli olmam için. Riskler hep aynı sağlıksız hücrem olmasa da artık.  Huzur verici bir duygu bütün bunları yaşarken artık hasta olmadığını düşünmek. Maskem, kateterim hala benimle.. elele yapmakta olduğumuz bu savaştan galip ayrılacağız belki.. zamanı gelince onlardan da ayrılacağım belki.. Ama bir türlü o beklediğim, hayal ettiğim çoşkuyu bulamıyorum içimde. Arkadaşlar, dostlar nasıl sevinçli (belki benden bile çok) artık kutlarız filan diyorlar. Evet diyorum.. kutlarız.. ama sonra.. daha sonra lütfen.

2009 Nisan Paskalya, sağlıklı(mı)yım......

2009 Nisan Paskalya, sağlıklı(mı)yım......

Advertisements

Deprem Oldu – Güncellemeler

Neredeyse 3 gündüz geçti bile depremin üzerinden.. Yaralar sarılmaya başladı ufak ufak ama hala yapılacak çok fazla şey var.. Son bilanço 280 ölü, 1500 e yakın yaralı, 30.000 hasarlı ev ve 100,000 evsiz olarak açıklandı İtalyan yetkililer tarafından. İtalya Ulusal Jeofizik ve Volkan araştırmaları Enstitüsü her gün, her saat açıklıyor devam eden yer sarsıntılarını http://cnt.rm.ingv.it/~earthquake/index_web_cnt.php adresinde, L’aquila’daki sallantıların hala devam ettiği ve bazen artçı olarak tanımlanmaktan uzaklaştıkları görülüyor. Dün oldukça şiddetli olan iki sarsıntıyı da biri öğlen, diğeri de 20.00 de yediğimiz akşam yemeğinden biraz önce burada Alba Adriatica’da hissettik. Sonuncusu, ben tam sofrayı hazırlamaktayken, yemek masasının karşısındaki tekerlekli sehpası üzerinde duran televizonu yerinden oynattı. Yine çok korktuk, yine pencerelere koştuk ama bu defa çok kısa idi.. evi terketmedik.

L'Aquila Çadırkentlerden Biri -Tendopoli  (Milliyet)

L'Aquila Çadırkentlerden Biri -Tendopoli (Milliyet)

İtalya’da sivil savunma teşkilatı yaşanan büyük şoka rağmen bölgede hemen çadırkentler kurdu, binlerce insan hala buralarda kalıyor. Ama yeterli olmadığı, diğer binlerce arabalarında üçüncü geceyi geçirecek insanlarla yapılan röportajlardan anlaşılıyor. Her insan bir dram burada: Kimisi yarı çökmüş evine girmeye çalışıyor bebeğine biberon bulmaya, kimisi yakınları, tanıdıkları emniyetteyse yardım çalışmalarına koşuyor. Çöken öğrenci yurdunun enkazını kaldırmaya çalışan resmi görevlilerden çok  genç kızlar vardı molozları elleriyle kazan. Görüntülerin her biri kor gibi düşüyor insanın yüreğine.

L'Aquila Signora Maria

L'Aquila Signora Maria

98 yaşında ihtiyar bir teyzeyi kurtardı ekipler depremden bir gün sonra yıkıntı halindeki evinin penceresinden… “nasılsın, ne yaptın bunca zaman, nasıl yaptın” filan diye soruyorlar, zavallı da ” ne yapayım.. heryer sallandı..çıktım merdivenler yoktu, odanın sağlam köşesinde oturdum dikiş diktim.. boş mu duracaktım” dedi ya, ben dondum kaldım.. Tevekkül bu olmalı.. Başa gelene isyan etmeden kabul etmek.. Nasıl bir yürek, nasıl bir ruh gerekir buna.. Umarım tüm diğerleri gibi bu teyzeciğim de mutlu olacağı yeni bir düzene tez zamanda kavuşur.
                                       ……………………………………………
Çadırkentlerde, çadır hastanelerde doktorlar heryere yetişmekle kalmıyor bir de palyaçoluk yaparak çocukları eğlendirmeye, yaşadıkları karabasanı biraz olsun aydınlatmaya çalışıyorlar. İtalya’nın her tarafından yardım yağıyor, Adriyatik kıyısındaki oteller odalarını evsiz kalan insanlara açtılar, belediyeler her gün yiyecek, süt, kıyafet, bebek bezi vs gibi acil yardım malzeme bağışlarını kabul ediyor vatandaşlardan. Çadırkentlerde karavanlardan oluşan hazır mutfaklardan günde 3 öğün yemek dağıtılıyor.. Eskiler boşuna dememiş “acıyan yer ayrı, acıkan yer ayrı” diye.. Biraz olsun düzene girdi galiba diyorum ama yine de sevinmek ne mümkün.. Bir çok yerde yanlış alarmlar verilerek, haber aldık büyük deprem geliyormuş, evlerinizden hemen çıkın diyerek insanları paniğe sürükleyen ve bundan yararlanıp hırsızlık, yağma yapmaya çalışan bir çok felaket avcıları da var ne yazık ki. İtalya’nın her yerinden bir çok insan yardım etme bahanesiyle L’aquila’ya koşmuş, her saat bu “çakal”lardan birinin yakalandığı haberini alıyoruz haberlerde (İtalyancada bu tür felaketlerin ardından yağma, soygun yapmaya çalışmaya “çakallık” anlamına gelen  “sciacallaggio” -şakallacyo okunuyor- deniyor ve bence tam anlamına uyuyor.
                                                                                       ………………………………….
Depremin olduğu gün, öğleden sonra telefonum çaldı ve çok nazik bir hanım deprem bölgesinde bulunan bir Türk olarak ismime ulaştıklarını ve telefonda Doğan Haber Ajansı adına ufak bir röportaj yapıp yapamayacağımızı sordu. Yaşadıklarımı anlattım, elbette depremin merkezinde olanların yaşadıkları yanında benim korkum çok hafif kalıyordu ama benim için de o garip günün  buruk bir anısı olarak kaldı.
                                                                                     ………………………………….
Günler önce Paskalyayı hasta da olsam en azından hastanede değil de evimde, eşimle kutlayacağım diye seviniyordum.. Paskalyayı hem evimde hem de iyileşmiş (en azından şimdilik/umuyorum hep) olarak yaşayacağım gibi gözüküyor.. Ama hevesim kaçtı, kırıldı döküldü biraz..  Din ayrımı gözetmeden Tanrıya inanıyorum, eşimin dualar ettiği bütün aziz insanlara saygı duyuyorum.. yardıma ihtiyacı olan bütün insanlar için dua ediyorum, nasıl ki beni yüz yüze tanımayan insanlar bile benim için dualar ettiler, mumlar yaktılar; ben de sıkıntıda olan herkes için dua ediyorum, edeceğim hep. Dualarımız duyuluyor, bazen geç ama ..
bir gün mutlaka duyuyor Tanrı bizi.

Deprem Oldu ( Terremoto in Abruzzo)

L'Aquila'da Deprem anında durmuş saat  (ANSA)

L'Aquila'da Deprem anında durmuş saat (ANSA)

Pazar gecesi herşeyimi hazırladım, evraklarımı kontrol ettim, kıyafetlerimi seçtim ve erken sayılabilecek bir saatte yatağa girdim. Hastaneye gideceğim günün bir gece öncesinin her zamanki töreniydi benim için.  Ancona bize yaklaşık 100km uzakta olduğundan sabahları 6.30 da kalkıp 07.00 de çıkmak gerekiyor 08.30 randevularına yetişmek için. Yorgundum pazar günü, hemen uyumuşum. Yatağın şiddetli sallanışı ile uyandım, ama ne sallanış; hala uykudayım, rüya görüyorum, gerçek değildir diye düşündüğümü hatırlıyorum. Karanlıkta ayaklarımı yataktan yere sallandırıp ayağa kalkmaya çalıştım ama dengemi bulamayıp yine yatağa oturdum bu arada zihnimde depremin italyancasının ne olduğu geçiyordu anlık olarak.. Nihayet buldum ve eşimi uyandırdım. Benim çığlığımla yataktan fırlayan kocam ilk anda bana birşey olduğunu düşünüp “ne oldu?, neyin var ? ” filan diye sesleniyordu. Depremi hisseder hissetmez ayaklandı ve beni de yataktan kaldırdı, panikle evin içinde koşuşturmaya başladık. Kayınpederim de uyanmış bildiği bütün duaları yüksek sesle peşpeşe sıralıyordu. Ve bütün bunlar yaklaşık 30-40 saniyelik zaman diliminde olup bitti.

Ben İzmir’de her yıl bir iki kere olan 5 Rihter’in üzerindeki depremlerin çoğunu yaşadım. Herbirinde ayrı panikle, ayrı telaşlarla sağa sola koşturduk, kızlarımla açık alanlarda saatler geçirdik. Kiminde kazılardaydık, kiminde yedinci kattaki evimizde. Depremden korkarım, o anlık sallantı, o çaresizlik, sonrasındaki o ne yapacağını bilememezlik beni hep bunaltır ve daha çok paniğe sürükler. Ama her seferinde de soğukkanlığımı yitirmemeyi başararak kızlarımı, kedilerimizi toplayıp, serinse battaniyemizi, sularımızı, ufak tefek yiyecek birşeyler ve kedi mamasını bir sırt çantasına doldurup, sigortaları, tüpleri kapatıp evden uzaklaşmayı da becerdiğimi de hatırlıyorum. Sedece herşey normale dönüp de evlere döndüğümüzde bir iki gün uykum bozulur, durmadan lambaları salanıyorlar mı diye kontrol eder dururdum.

Bu kadar alışkanlığa rağmen bu sefer soğukkanlığımı korumak mümkün olmadı. 7 senedir yaşadığım ev sanki tabanda dışarı çıkmak için uğraşan bir dev varmış gibi yerden yukarı sarsılıyordu. Çıkan gürültüler, oda kapılarının duvarlara çarpışı, sallanan avizelerin camlarının çıkardığı sesler, çatırtılar, tahta pancurların uğultusu korku filmi efektlerini aratmayacak kadar yüksek perdeden ve ürkütücüydü. Arada nasıl giyindik, sağa sola çarparak kendimizi nasıl  sokağa attık bilemiyorum. Bütün komşular da birer ikişer evlerinden çıkmaya başladı. O arada nişanlısının evinde olan bezelyem telefon etti; korku, panik dolu bir sesle köpeğini alıp bahçeye çıktığını, iyi olduğunu merak edecek birşey olmadığını haber verdi. İnsanlar konuşuyor, merkezin neresi olduğu tahminleri yapıyor ve evlerine dönmeye korkuyorlardı. Günün ilk ışıklarıyla eve döndük ama uyumak ne mümkün, internetten ve televizyon kanallarından anladığımız depremin merkezinin, yaşadığım yere oldukça yakın olan, bezelyemin geçen sene Erasmus bursuyla gelip, ev kiralayıp, orada bir yıl grafik tasarım eğitimi aldığı L’Aquila şehri olduğuydu. Saat 7 de evden hastaneye gitmek için çıkmadan az önce 14 kişinin öldüğü, depremin 5.8 rihter büyüklüğünde olduğu ve şehrin tarihi merkezinin tamamen yıkıldığı, çevredeki onlarca ufak kente henüz ulaşılamadığı bildiriliyordu. İlk görüntüler dehşet vericiydi, şehre bomba düşmüş gibiydi. 13. Yüzyıldan beri çeşitli dönemlere ait kültür varlıklarının çoğunun da tahrip olduğu söyleniyordu. O kadar insanın çaresizliği, çocukların, yaşlıların, ağır zarar gören hastaneden çıkarılan hastaların yaşadıkları yanında belki antik eserlerin tahribi  çok öne çıkmıyordu ama, içimdeki arkeolog yanım derin bir sızı duyuyordu.

L'Aquila Kutsal Ruhlar Kilisesi (ANSA)

L'Aquila Kutsal Ruhlar Kilisesi (ANSA)

Daha iki hafta önce L’Aquila’daydık. Kızım orada bir yıl okudu ama ben bir kez olsun onu ziyaret edemedim. Kök hücre nakilleri, ya yatakta ya hastanede oluşum engelledi gitmemi hep . Eşimin ailesinin bir kısmı L’Aquila’da yaşıyor ve bu sene büyük amcanın 90. doğum günü vesilesi ile aile bir araya gelsin diye bir öğle yemeği düzenlemişti akrabalar. Bezelyem, eşim ve ben gittik o gün; depremin tam merkezi olan Paganica’ da ufak bir yerde yemek yiyip akrabalarımızın evine gittik. Burada amcamızın doğum gününü kutlayıp, kızımın yaşadığı evi, okulunu, kafeleri görerek ufak bir şehir turu yapıp döndük. Nasıl mutluydu amcamız evin terasında resim çektirirken.. Nerden bilebilirdi ki 2 hafta sonra yaşadığı ev üzerine yıkılacak ve mucize eseri oğlu ve komşuları tarafından ufak tefek yaralarla enkazın altından sağ salim çıkacak..  Ne acı insanların bu hale düşmesi, evlatlarından, anne babalarından, yakınlarından, evlerinden, arabalarından, eşyalarından, hatıralarından böyle şok olarak, sonsuza dek ayrılması. Gözyaşım hiç durmuyor, dinlediğim her haber bülteninde, anlatılan yüzlerce trajedide tıkanıp kalıyorum tv başında.. içimden ne yemek, ne uyumak, ne de bu felaket benim başıma gelmedi diye tanrıya şükretmek geliyor. Bu açıdan bakılırsa şanslıyız hepimiz “başkalarının” yaşadığı çeşit çeşit felaketler karşısında..  ama benim de yaşadığım bir tecrübe olarak bakarsak “sadece bir günde hayatımızın değişebileceği” gerçeği hep yanıbaşımızda yürüyor.

Büyük Amcamız ve arkada zavallı L'Aquila - Mart 09

Büyük Amcamız ve arkada zavallı L'Aquila - Mart 09

 Deprem günü büyük bir telaş ve panikle geçti. Hastaneye Ancona’ya giderken otoyolda karşı yönden gelen ambulansları, itfaiye araçlarını görünce işin ciddiyeti ortaya çıkmaya başlıyordu. Hastanede de olağan dışı bir hareketlilik vardı. Televizyondan yapılan kan bağışı çağrıları insanları ve kan bankasını harekete geçirmiş, herkes koşuşturup duruyordu. Ben ise tahlillerimi yaptırıp, sonuçlarını alıp muayene odasına girdiğimde , “kaderin bir cilvesi” olarak neredeyse inanılamayacak bir müjde aldım…   Bütün dönüş yolunda, onca ambulans, itfaiye konvoyu arasında yavaş yavaş evimize dönerken, arabayı kullanan eşimin yanındaki koltukta öyle ruh gibi kalakaldım… Acı ve mutluluğun kuyrukları birbirine bağlıymış, doğruymuş… en derin acıları hissederken, çok mutlu olmanız gereken bir haber alsanız ne yaparsınız? Benim içim boşaldı sanki, ne hissetmem gerektiğini anlayamadı bünyem. Yol boyu eşimle kaçamak gülüşler gönderdik birbirimize… Müjde ne miydi?  Moleküler Biyolojiye yollanan en son biyopsi sonucum yeni ulaşmış doktorlarıma.. hiç bir hastalıklı hücreye rastlanmamış.. Artık Lenfoma değilmişim……………………..

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var …

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 
Yaşadın mı, yoğunluğuna yaşayacaksın bir şeyi 
Sevgilin bitkin kalmalı öpülmekten 
Sen bitkin düşmelisin koklamaktan bir ciçeği 

İnsan saatlerce bakabilir gökyüzüne 
Denize saatlerce bakabilir, bir kuşa, bir çocuğa 
Yaşamak yeryüzünde, onunla karışmaktır 
Kopmaz kökler salmaktır oraya 

Kucakladın mı sımsıkı kucaklayacaksın arkadaşını 
Kavgaya tüm kaslarınla, gövdenle, tutkunla gireceksin 
Ve uzandın mı bir kez sımsıcak kumlara 
Bir kum tanesi gibi, bir yaprak gibi, bir taş gibi dinleneceksin 

İnsan bütün güzel müzikleri dinlemeli alabildiğine 
Hem de tüm benliği seslerle, ezgilerle dolarcasına 
İnsan balıklama dalmalı içine hayatın 
Bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına 

Uzak ülkeler çekmeli seni, tanımadığın insanlar 
Bütün kitapları okumak, bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın 
Değişmemelisin hiç bir şeyle bir bardak su içmenin mutluluğunu 
Fakat ne kadar sevinç varsa yaşamak özlemiyle dolmalısın 

Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle 
Çünkü acılar da, sevinçler gibi olgunlaştırır insanı 
Kanın karışmalı hayatın büyük dolaşımına 
Dolaşmalı damarlarında hayatın sonsuz taze kanı 

Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var: 
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına 
Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır 
Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana 

Ataol Behramoğlu (1977 Kuşatmada)

Hotelicopter – Otel Helikopter (Hoax)

Hotelicopter

Hotelicopter

İnternet çok işinize yarayabileceği gibi bazen de sizi yanıltabiliyor. İki gün önce bi heyecan yazdığım bu makale 1 Nisan şakasına dönüştü 🙂 Meğer hoax’mış (Aldatmaca, bazı sözlüklerde sazanlık 🙂 da deniyor). Eh nisan 1 bu kadar yakınken ben de sazan mevsimini açmış bulundum, affola…..

http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/11337366.asp?gid=234&hid=11340202

Eşim uzun yıllar helikopter pilotluğu yapmış.. Bu yüzden bizim ev biraz daha yakındır helikopter hikayelerine; günde 10 defa da bir helikopter geçse yakınlardan eşim hala balkonlara koşturur. Televizyon seyrederken nerde bir helikopterli sahne yakalasak orada takılır kalırız 🙂 Alışkanlık oluşunca ben de ister istemez uzak kalamıyorum eşimin bu tutkusuna, nerede bir helikopter haberi, görüntüsü bulsam inceleyip, gerekiyorsa arşivliyorum.

Bu haber de internette bulduğum bir web sitesinden: Helikopter otel. Devasa bir holikopterin içinde 18 lüks oda bulunuyor. Bu odalarda bir otelden beklediğiniz her şey var ve dahası kahve makinası, minibar, kablosuz internet bağlantısı, dvd, çalışma ve toplantı alanları gibi ayrıntılar da düşünülmüş.

Hotelicopterin Koridoru

Hotelicopterin Koridoru

Hotelicopterin bir Odası

Hotelicopterin bir Odası

Otel helikopter yazın New York, Charleston, Bahamalar, Jamaica, Santo Domingo, Nassau/Bahamalar, Miami,Charlotte, New York Turu yapıyor. Bu tur 14 gün sürüyor. Bunun dışında Kaliforniya ve Avrupa turları da var. Avrupa turu Londra’dan başlıyor ve Dublin, Paris, Barselona, Roma, Frankfurt, Kopenhag’ a uğrayarak yine Londra’da sona eriyor. Bu tur da 16 gün sürüyor. İmkanım olsa herhalde bu turu tercih ederdim 🙂 Çok zevkli olmalı bir helikopterin içinde, bulutların arasına karışmadan, herşeyi görerek Avrupa’yı gezmek.

Hotelicopter, Sovyet MIL V-12 ordu helikopterinden geliştirilmiş. İlk hotelicopter, birçok değişikliklerle 2004 yılında yapılmış. Yüksekliği 28, uzunluğu 42 mt. Hızı 255km. Kahvaltı, öğle ve akşam yemekleri oda servisi tarafından odalara getiriliyor. Hotelicopterde ayrıca bir Sky Spa, sauna, oyun odaları, yoga salonu, japon ve çay bahçeleri de bulunuyor. Çocuklar için baby-sitter servisi ve ping pong , faaliyet alanları da var.

Hotelicopter ilk yolculuğuna Haziran 2009 da henüz açıklanmayan bir fiyat ile başlayacak. İlgilenenler aşağıdaki siteyi inceleyip, randevu alabilirler 🙂  İyi yolculuklar.

www.hotelicopter.com

Otel Helikopter Havada

Otel Helikopter Havada

Hayat Kurtaran Lenfositler

Ağabeyimin Lenfositleri Sıcak suda çözülüyor

Ağabeyimin Lenfositleri Sıcak suda çözülüyor

2008 Şubatında ağabeyimden yapılan kök hücre naklinden sonra, aylar içinde yapılan her kemik iliği biyopsisinde iyileşeceğimi umdum. Ama çok nadir olmasına rağmen nakilin daha 2 ay sonrasında lenfomanın hala var olduğu saptandı. Kemoterapiye dayanıklı olduğu anlaşılan bu tür lenfoma, yapılan diğer başka tedavilerle de geçmeyince, nakilden 7 ay sonra Eylül 2008 de ağabeyim İtalya’ya gelerek lenfositlerini vermek durumunda kaldı. Alınan lenfositler gerektiğinde kullanılmak üzere donduruldu. Yüzdesi yükselmeye başlayan lenfomam ile savaş için ilk öncü grup lenfositler Eylül 2008 sonu bana nakledildi. Yine bir bekleyiş, yine bir başa dönüş başlamıştı. Sürüyle yasak, sürüyle kural, ilaç, kontroller.. bitmek bilmeyen bir döngü.. Kasımdaki biyopsi sonucunda da hastalığın hala varlığını sürdürmesinden yola çıkılarak Aralık 2008 başında daha yüksek bir dozda verilen ikinci lenfosit naklini gerçekleştirdik.
Ancona’daki Hematoloji kliniği iki kısımdan oluşuyor; Day hospital ve 11 özel odalı klinik kısmı. Day Hospital , hastaların günübirlik gelip tahlillerini yaptırdığı,tedavilerini aldıkları, muayenelerini oldukları uzun bir koridor şeklinde organize edilmiş. Burada kemoterapi ve diğer terapilerin yapıldığı oda, doktor ve hemşirelerin odaları, muayene odaları, bekleme odaları ve kök hücre veya kemik iliği nakli yapılmış hastalar için özel, daha steril bir oda bulunuyor. Her hafta, bazen haftada 2, 3 kez gidip tahlillerimi, muayenemi, bazen de biyopsileri yaptırdığım ve terapileri aldığım bir yer burası. Genelde nakil yapılmış hastalar kısmında oturup diğer hastalarla sohbet ederken duyduğum hikayeler aslında çok sevindirici ama benim için oldukça moral bozucu.. Hastalar arasında, kök hücre naklinden sonra iyileşmeyen hasta yok gibi……  
…. konu lenfositlerdi di mi? 🙂 Profesörüm bu lenfosit nakillerinin, inatçı ve agresif lenfomalar için çok etkili bir tedavi yöntemi olduğunu ama zaman istediğini yineleyip duruyor bana.. Ben tüm kalbimle inanıyorum bütün doktorlarıma ve seçtikleri her tedavi şekline hep güveniyorum. İkinci lenfosit naklinden sonra biyopsi sonucu beklemeyi, bu defa bitti, geçti diye ummayı da bıraktım..  Artık kendimi iyi hissettiğim zamanlarda lenfomam ile de yaşamayı öğreniyorum.. Kolay değil.. ama çok eğitici. Bu sayede Mart 2009 başı yapılan biyopsi sonucunda hala %5 hasta hücrelere sahip olduğum anlaşılınca sarsılmadım, ağlamadım da..  1, 2 saat süren çok keskin bir “öfke” hissettim sadece, neye, kime bilmiyorum ama akşamına eve döndüğümde eşim ve kızımla dışarı kahve içmeye bile gittim 🙂  (Bazen yaşarken değil ama, yazarken komik geliyor hayat bana)
Biyopsi sonucu ile alarm zilleri (!) çalınca Mart 25’te üçüncü lenfosit naklini de yaptık.  Bugün +4 (dördüncü gün). Eh, bir üç ay daha tekrar yasaklar, kontroller vs. vs. ama ne yapalım.. hayat çok farklı olmayacak belki yakın gelecekte ama şükür ki bahar geliyor, çok seviyorum baharı; getirdiği kokuları, renkleri, deniz kenarında çocuklarımla, eşimle, arkadaşlarla kapuçino içmeyi seviyorum. Şimdilik bu kokuları hissedeyim, bu renkleri göreyim ve bu mutluluk anlarını yaşayabileyim, bana yetiyor. Sonrası….  sonrası Allah kerim 🙂
                                                                                                                    
maskem Ve Kateterimle Uslu Uslu Lenfositlerimi Beklerken

Maskem Ve Kateterimle Uslu Uslu Lenfositlerimi Beklerken

3. Lenfosit Nakli

3. Lenfosit Nakli

İtalya’da Paskalya Zamanı – Buona Pasqua

İtalya’ya 2002 de ilk defa geldiğimde 10 gün kalmıştım. Son günü ise paskalya tatiline denk gelmişti.  Paskalya Hristiyan dünyasında yaygın olarak kutlanan bir bayram. Mart sonundan Nisan sonuna kadar olan döneme denk gelebilen bu günde İsa’nın ölümünden sonra tekrar dirilişi kutlanır. Benim ilk paskalyamda eşimin ailesi ile bir restorana gidilmiş ve yemek yenmişti. Bütün masalar upuzun, en az 10, 15 kişilikti. Bizim bayram yemeklerimiz gibi, cümbür cemaat, tüm aile, akrabalar toplanıp evde veya dışarıda öğle yemeği yeniyor paskalyada, ama hem yenecek çeşit bolluğundan, hem de ailenin toplanmasının getirdiği sohbetler sayesinde, hani neredeyse öğleden sonranın geç saatlerine kadar ulaşıyor bu yemekler.  İtalyanca “Pasqua”, İngilizce “Easter” adıyla bilinen paskalyayı kutlama çalışmaları günler önceden başlıyor. Her yerde renk renk, boy boy paskalya yumurtaları, çikolatadan yapılabilecek her türlü figürler sergileniyor günlerce.

2004 El Yapımı Yumurta

2004 El Yapımı Yumurta

2005 Paskalya Dev Yumurta

2005 Paskalya Dev Yumurta

2006 Paskalya Yumurtaları :)

2006 Paskalya Yumurtaları 🙂


2006 Kayınpederimin Hediyesi Çikolata Çiçeğim

2006 Kayınpederimin Hediyesi Çikolata Çiçeğim


İtalya’da yaşamaya başladıktan sonraki 4 yıl boyunca paskalyaları eşimin ailesi, arkadaşlarla hep beraber kutladık. 2006 Paskalyası sağlıklı olarak geçirdiğim son kutlama oldu; o yıl kayınpederim hepimize renk renk çiçeklerle bezeli çikolata saksılar, çikolatadan gerçek yumurtalar, tavşanlar hediye etmişti.
2008 Hastane, arkada AIL yumurtam

2008 Hastane, arkada AIL yumurtam


16nisan2006-0293

2006 Sağlıklı Son Paskalyam


Sonraki 2 yıl lenfomam anlaşmalı olarak benim paskalyaları hastanede geçirmemi uygun buldu 🙂 Canım eşim ise, bu durumda ailesiyle paskalya kutlamanın bir anlamı olmadığını söyleyerek ve her seferinde elinde kocaman bir A.I.L. yumurtasıyla odama dalıp beni mutlu ederek, bizim o günlerde bile gülüşümüzü yitirmememizi sağladı. AIL İtalya’da Lenfoma ve Lösemi hastalarına ve yakınlarına maddi ve manevi olarak yardım eden ve bu hastalıkların tedavisi için yapılan çalışmalara destek veren bir kuruluş. Her paskalya döneminde İtalya’nın 3000 den fazla meydanında gönüllüler bu paskalya yumurtalarını satarak yardımları arttırmaya çalışıyorlar.

 Hastalıkla geçen ağır, uzun yılların yaşamımızdan eksilttiği birçok şeye rağmen bu yıl paskalyayı eşimle evimizde kutlamayı umuyorum. Aslında bu benim kendim için özel bir arzu değil; yıllardır kendi azizlerini, kendi dualarını, varlığını, duygularını bana adayan eşim için bir dilek. Oysa o paskalyayı eşi ve ailesiyle geçirmekten çok çok daha fazlasını hakediyor ama şimdilik benim de elimden onu çok sevmekten başka bir şey gelmiyor. Bütün inananlara mutlu ve sağlıklı bir paskalya diliyorum. 

Buona Pasqua a Tutti
Buona Pasqua a Tutti
***DIAMO VITA ALLA RICERCA : Il 27, 28 e 29 marzo tornano le Uova dell’AIL in 3.700 piazze italiane.
Per tre giorni c’è un dolce appuntamento, con un contributo minimo di 12 euro si sostengono i progetti dell’AIL.

    

Nietzsche ve Zorluklar Yaşamanın Tesellisi

…… . Ancak Nietzsche önemli bir ayrıntıyı eklemeden geçmiyordu; zaman zaman sefalet yaşamadan böyle bir mutluluğa ermek mümkün değildi:

Keyif ile keyifsizliğin birbirinden asla ayrılmaz şeyler olduğunu düşünelim, öyle ki insan birinin ne kadarına sahip olmak isterse ötekinin de ancak o kadarına sahip olacak… seçim sizin: mümkün olduğu kadar az keyifsizlik, kısacası acısız bir yaşam mı.. yoksa o ana kadar hiç tadılmamış zevkleri tatmanın, keyifleri yaşamanın bedelini ödemeyi göze alarak mümkün olduğu kadar çok keyifsizlik mi? Eğer ilk seçeneği yeğler ve acılarınızı azaltmayı, hatta yok etmeyi isterseniz, o zaman keyif alma kapasiteniz de azalacak, hatta yok olacak.

Bize en çok mutluluk veren şeyler büyük acılardan ayrı düşünülemiyor, en büyük keyiflerimizin kaynağında, garip bir biçimde bize en çok acı veren şeyler bulunuyordu:

En hayranlık uyandırıcı, en verimli insanların, halkların yaşamlarını inceleyin ve kendinize sorun; büyüyüp heybetle göğe uzanan bir ağaç kötü hava koşullarına, fırtınalara boyun eğmiş midir? Talihsizlik ve dışlanma, hatta bazı durumlarda nefret, kıskançlık, inatçılık, sertlik, tamah ve şiddet arzu edilen şeyler değil midir? Bunlar yaşanmazsa hiçbir büyük gelişme olmaz, hatta hiçbir erdem oluşamaz.

albero2

 

ALAIN de BOTTON –  FELSEFENİN TESELLİSİ  2004  (The Consolations of Philosophy)

İbrahim Beyin Köşkü

Babam zor bir hayat mücadelesinde, artık  kendine zaman ayırabileceğini düşündüğü 48 yaşında evlenmeye karar vermiş. 49 yaşında ağabeyim, 50 sinde ise ben dünyaya gelmişim. Yıllarca çalıştığı, ortağı ve genel müdürü olduğu fabrikanın 2 katlı lojmanında başlamış bu evlilik macerası babamın. Yıllar geçip de çocuklar okula başlama aşamasına geldiklerinde hep hayalinde olan, emekli olduğunda bahçesinde istediği gibi ekip biçmeyle uğraşabileceği, çocuklarının evlenseler bile yuvadan ayrılmayacakları bir “baba ocağı” oluşturma çabasına girişmiş. Feneryolu’nda bir dönüm arazi içinde bulduğu metruk bir eski istanbul köşkünü satın alarak restorasyon çalışmalarına başlamış.

 

1968 Köşk Tamir Aşamasında

1968 Köşk Tamir Aşamasında

Çalışmaları meşhur Vali Kazım Dirik’ in oğlu Mimar Orhan Dirik yapmış ve sonuçta 60’lı yılların sonunda yeni evimize taşınmışız.  Ben ilk yılları çok net hatırlamasam da, taşınmamızdan iki yıl sonra ilkokula başlamam ile ortaokulu bitirdiğimde satılması arasında geçen zaman dilimi çocukluğumun tüm anılarında çok özel bir yer almıştır. En kesin hatırladığım engin bir özgürlük duygusu ve bir şehrin göbeğinde doğaya bu kadar yakın olabilmek.. Babam en ince detaylara kadar özene bezene organize ettiği evimizi bizim için bir cennete dönüştürmüştü.Komşularımızın arasında ismi İbrahim Beyin köşküydü. (Annem de babama başkalarının yanında İbrahim Bey der, yalnızken hayatım diye çağırırdı.) Köşkün bahçesinin demiryoluna bakan neredeyse yarısına yakın bir bölümü parsellere ayrılarak meyve sebze yetiştirilmeye ayrılmıştı. Her parselde çeşitli yörelerden toplanıp getirilmiş bir veya iki meyve fidanı bulunuyordu. Bunlar zaman içinde koskoca ağaçlar oldular . Hayatımda bir daha hiç eriğin, kayısının, vişnenin, şeftalinin, kirazın bu kadar lezzetlisini yediğimi hatırlamıyorum. Trabzon hurması, malta eriği, fındık , badem, kara ve beyaz dut ağaçları da vardı bahçemizde. Babam İzmir’den bardacık inciri bile getirmişti. Sebze kısmında ise babamın favorisi domates ve biberdi. Ama patlıcan, fasulye, bezelye, kabak, marul, kıvırcık salata, turp, soğan, maydanoz, roka da hiç eksik olmazdı. Hatta birkaç yıl patates bile yetiştirmişti. Toprağı kazıp patateslere ulaştığımızda ağabeyim ve ben hazine bulmuşuz gibi seviniyorduk. Sabahları babam kahvesini alıp bahçeye gidip o güzelliklerin keyfini alırdı. Kaç kez onu domatesleri okşarken, ufacık biberlere tek tek  dokunurken görmüştüm. 

Havuz

Havuz

Sebze bahçesi kısmında, eve yakın tarafta bir havuz ve mozaik döşeli bir oturma alanı vardı. Havuz evin ön tarafındaki kuyudan gelen suyla doluyor, boşaltıldığında ise babamın tek tek ayarladığı bir kanallar sistemi ile parsellere gidiyor, ihtiyaca göre açılan kapanan sistem ile gereken parsel gerektiği kadar sulanıyordu. Biz çocuklar içinse havuz inanılmaz bir eğlence kaynağı idi, yazın parça parça üstümüzü ıslatır, günlerce güneşte ısınan havuza dalmak için fırsat kollardık. Ya da serin günlerde plastik araba vapurları, küçük patapat motorlarla saatlerce oynardık. Hemen yanındaki oturma alanı ise annemin hazırladığı kek, börekler ve çay eşliğinde misafirlerimizi ağırladığımız yerlerden biriydi. Hatta bazen havuz az dolu ise kuyu motoru açılır babamın biraz yukarda bıraktığı borunun ağzından havuza su dolardı. Çıkan ses ve oluşan serinlik bize ve misafirlerimize çok hoş saatler geçirtirdi. Havuz alanının altında, komşu köşk duvarına en yakın parselin birine babam 2 katlı bir kümes yaptırmıştı; burada yıllarca 15, 20 tavuğumuz oldu. Hep taze yumurta yer, eşe dosta dağıtırdık. Her mevsim yeri değişen bir parsel ise ağabeyimle benimdi. Orada istediğimiz gibi yollar köprüler yapıp, kamyon ve arabalarla oynar, lolipop saplarından trafik işaretleri yapıp bu yollara yerleştirirdik. Bazen ağabeyim ateş yakar, ben yapraklara çamur doldurup sarma yapardım 🙂 Bir de diğer komşuya yakın olan tarafta salıncak ve tahteravalliden oluşan oyun alanımız vardı. Ama azıcık keyiflendiklerinde annem ve babam da oldukça eğlenirlerdi burada ….

Önde Biber Parseli Arkada Oyun Alanı

Önde Biber Parseli Arkada Oyun Alanı

Babacığım, köşkü satana kadar hep bir bahçıvan gibi zevkle çalıştı bahçede;  “benim emek verdiğim her şey sofraya gelmeli” derdi ve yıllarca bu arzusunu gerçekleştirip bizim de sağlıklı tatlarla gelişmemizi sağladı.. Ama rengarenk çiçeklere hayran olan annem için de evin üst bölümündeki bahçeyi ayırmaktan geri kalmadı.

Evin hemen önü, sebze bahçesine kadar, bir kısmı çim alan, diğer kısmı da çocukken palladiano dediğimiz geniş mozaik parçalarından oluşmuş oturma alanı olarak düzenlenmişti. Bahçede oturma alanlarının değişik isimleri vardı: Havuz başı, çamın altı, gül dibi, kuyu başı gibi. Ama bu çamın altı hep kullandığımız, hava sıcaksa sabahtan, akşam yatana kadar yaşadığımız temel alandı. Bir ucunda Eren Eyüboğlu’nun babama hediye ettiği iki köylü kadını resmeden mozaik bir pano vardı.Ortada masa, sandalyeler, masa üstünde babamın değişmeyen kültablası.. Üzerindeki asırlık fıstık çamının gölgesi sayesinde günün her saati oturuldu burada. Hatta kışın kar yağıp da yan köşkün bizim bahçeye uzanan mavi çam dalları buz tutup ayışığında bir şölen yarattığında, gece çay demleyip, paltolarımızı giyip bu güzelliği seyrederdik çamın altında. Bahçenin bu kısmı annemin seçtiği renk renk, çeşit çeşit güllerle, yol kenarları glayörler, begonyalar ve karanfillerle donatılmıştı. Daha adını bilmediğim türlü çiçekler, evin duvarlarına tırmanan kadife sarmaşık güller, yasemin ve hanımelleri vardı. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, ne zaman bir yasemin, hanımeli kokusu değse burnuma , değişik güllerin değişik parfümleri ne zaman şans eseri de olsa dokunsa bana, belleğim beni hemen o çocukluk yıllarıma, sabahtan akşama bıkmadan dolaştığım bahçemize götürür. 
Çamın Altı, Arkada Mozaik pano

Çamın Altı, Arkada Mozaik pano

Evin ön tarafında bahçenin ana giriş kapısı ve garaj kapısı vardı. Sokağa bakan bu tarafta garajımız, yemyeşil çim alanlar arasına serpiştirilmiş çam ağaçları, güller ve kuyumuz vardı. Evin ana girişi de bu bahçe tarafındaydı. Düzeni çok seven babam garaj kısmına tamir, bakım vs için ufacık bir atelye bile yaptırmıştı. Kuyunun yanında ise bir motor kısmı, sulama için yetecek bütün suyu yüzeye çıkarabiliyordu. Burada da ufak bir oturma alanımız vardı. Çay demlenir, kurabiye vs ile tepsiye konur kuyubaşına getirilirdi. Babam bahçenin gece aydınlatması için her tarafa elektrik tesisatı yaptırmış, hatta dayanamayıp eserini geceleri de keyifle seyredebilmek için sebze bahcesini evin ön bahçesinden ayıran kısma cıvalı bir sokak lambası bile yerleştirmişti.
Solda Garaj, Ana Giriş Kapısı, Sağda Kuyu

Solda Garaj, Ana Giriş Kapısı, Sağda Kuyu

Kendimi bıraksam sürüyle konu var aklımda burasıyla ilgili anlatacak . Sonuçta çocukluğumu yaşadığım, genç kızlığa geçtiğim bu mekanda gerçekten çok mutlu yıllar geçirdim. Ama gerçek anlamıyla çok mutlu! Daha sonraları ise değişen Türkiye, değişen yaşam koşulları, o yıllarda İstanbulu esir alan anarşi, babamın bu çocuğunun çocuğuna geçecek hayalinden vazgeçmesine sebep oldu. Annem babam yaşlanıyorlardı, İstanbul’da bir takım devlet karşıtı insanların, köşkleri basıp yaşayanları rehin alma haberleri sıradan sayılmaya başlamıştı. Bu aşamada babam evi satmaya, liseyi İstanbul’da bitirmemiz için burada bir apartman dairesi almaya karar verdi. Lise bitince de temelli İzmir’e yerleşmek için İzmir’de bir daireyi daha  inşaat aşamasındayken satın aldı.
Babamı 1994 te kaybettikten sonra annem İzmir’de yaşamaya devam etti. Ama ilerleyen alzheimer hastalığı sırasında yeni olanları unutuyor fakat geçmişi sonsuz bir netlikle hatırlıyordu. En sevdiği anılar köşke ait olanlardı. Zamanı, kişileri karıştırsa da onun bu hatıralarıyla mutlu olduğunu görüp teselli oluyordum.. Hastalığımdan önceki son Türkiye’ye gidişimde bir gün çayını yudumlarken bana “Sen İbrahim Beyin köşkünü görmüş müydün hiç?” diye sordu.. “Görmüştüm anneciğim ..”  demiştim gözümde yaşlarla… “Gördüm…. çok güzel bir yerdi…. ” 

Kateterim … Kateterim !

Yaşadıklarımı parçalara bölmek hoşuma gidiyor. Sanki  sırtımdaki yük hafifleyecekmiş gibi geliyor böyle yapınca. Hissettiklerimi anlatmak ve anlamak daha kolay olacakmış, konuları parça parça çekip alırsam sanki canım daha az yanacakmış gibi.. Maskemi yazdım daha önce, çantamda, cebimde hep benimle olan.  Ama bu defa fiziki olarak da hep benimle dolaşan, ayrılmaz parçam, kataterimi yazacağım.

Kemoterapi ve sonrasındaki diğer tedaviler bir sonuç vermeyince, doktorlarım agresif lenfomama agresif bir tedavi ile cevap vermemiz gerektiğini kararlaştırdılar. Oto kök hücre nakli; benden alınan kök hücrelerin tekrar bana verilmesi aslında basit olarak. Ama öncesi ve sonrası oldukça zorlu bir maraton gibi. Önce olabildiğince varolan hastalığı temizlemek için tedavi, sonra kök hücrelerin kemik iliğinden kana çıkmaları için yapılan iğneler ve yeterli aşamaya geldiğinde Aferez denilen bir cihaza bağlanarak kök hücrelerin toplanması. Sonrası ise 5 gün oldukça ağır doz kemoterapi ve dondurulan hücrelerin tekrar kana nakli. Sonrası ise bir kabus. (Benim tecrübem böyle oldu maalesef) Kök hücrelerin kemik iliğine yerleşmesi için gerekli süre minimum 15 gün. Ama ben sürekli gelen sebepsiz ateş, bulantılar, kusmalar,kan ve piastrin değerlerinin aşırı düşmesi yüzünden neredeyse 1,5 ayda çıkabildim hastaneden.

Kateter derken yine konuyu dağıttım 🙂 Nakil öncesi, kollarımdaki morluklarla kendini  belli eden “sağlam damar bulamama” sorunu yaşayacağımızı anlayan doktorlar, merkez ana damara kateter takılmasına karar verdiler.  Gerçi ufak bir operasyon ama böyle size ameliyat giysileri giydiriyorlar, başta bone filan, sedyeyle ameliyathaneye ilerlerken “Ne oluyor ya, durun bi dakika” diyesi geliyor insanın..  Önce ekografi ile boyunda, damarın geçtiği uygun yer bulunuyor ve bir kesik açılıyor ve oradan içeri (damardan içeri) yerleştiriliyor kateter. Ucu damarın içinden 20 cm aşağı göğüs boşluğuna kadar iniyor. Dışarıda kalan kısım ise iki musluk içeriyor, herhangi bir terapi, ilaçlar, kan vs nakilleri, kan alımları, kök hücre toplama hep bu musluklardan yapılıyor.

Hohn Merkez Damar Kateteri

Hohn Merkez Damar Kateteri

Aralık 2008 Maskem-Kateterim

Aralık 2008 Maskem-Kateterim

Haftada bir giriş kısmına pansuman yaptırmak ve muslukları serum fizyolojik ile yıkamak gerekiyor. Bana ilk takılan kataterin 40 günde bir değişmesi gerekiyordu. Sonuçta 12 Temmuz 2007 de ilk kateterim takıldı ve zaman içinde Ağabeyimden yapılan kök hücre nakline kadar 40 gün aralarla 6 defa değiştirildi. Ne lenfomam ne kateterim beni bırakmak istemiyordu. Oto kök hücre nakli sonrası hastalık %90 geri döndüğünde başlanan tüm ağır terapileri, kateterim sayesinde kollarımı delik deşik etmeden, damarları yakma, patlatma endişesi olmadan sorunsuz atlatabildim. Kateter ile uyumak, yazın uygun giyinebilmek oldukça zor ama onun dışında fazla birşey hissetmiyorsunuz.. Bir de çok sıkı kucaklamalar yapamıyorsunuz 🙂 kaç defa pofum buraya gelip de hasretle bana sıkı sıkı sarıldığında “ayyy ! kateterimmm .. kateterimm !” diye bağırdım.. Çünkü göğsünüze doğru sallanan musluklar sarılmanın etkisiyle çekilince, boyundaki delikten kateterin damar içindeki kısmı dışarı çıkabiliyor ki enfeksiyonlar açısından çok tehlikeli bir durum. Sonra kaldı dilimizde bu “kateterim, kateterim” 🙂 Artık gülüyoruz .. ne yapalım.. alıştık onunla da yaşamaya. Ağabeyimden kök hücre nakli yapılacağı zaman daha uzun süre takılı durabilen bir kateter takıldı. Hohn kateterim sadece bana nakil yapılmasına olanak sağlıyor, bu yüzden daha ince ve zarif. Şubat 2008 de takıldı ve nakili onunla yaptık, bu arada ben pansuman yapmayı öğrendim ve hastaneye gitmediğim zamanlar hep kendim yapabildim. Böylece 100 km. uzaktaki Ancona’ya sadece pansuman için gitmeye veya yakındaki  hastaneleri dolaşıp gerçekten bu işi yapmayı bilen birilerini aramaya gerek kalmadı.
2008 Sonu, Lenfosit nakli

2008 Sonu, Lenfosit nakli

Şu aralar değiştirilen üçüncü Hohn kateterimle yaşamaktayım. Sonuncu ile allojenik kök hücre naklinden sonra tekrar geri dönen – gitmeyen- lenfomam için bulabildiğimiz etkili bir tedavi sistemi olan lenfosit nakillerini yaptık. Aslında, bu kadar kargaşanın içinde düşünüyorum da, kateterimi seviyorum ben 🙂 Garip ama gerçek 😉  Bu nakiller, ilaçlar, kan sayımları vs vs.. nasıl yapacaktım o olmadan? Kollarım zaten delik deşik olmuştu ve artık damar bulunamıyordu. Kateterim ise hiç sorun çıkarmadan, ara ara beni ameliyathane köşelerinde titretse de, bunca zamandır hayatımı kolaylaştırıyor. Arasıra oramda buramda bantlar, sallantılar olmadan, ay kaydı, ay dikişi açıldı diye panik yapmadan uyumayı çok özlesem de, biliyorum ki daha bilinmeyen bir süre onunla yaşamaya mecburum.
Yaz 2008

Yaz 2008

Başlarda, özellikle yazları beni geriyordu giyinme sorunu. Görüntümden rahatsız olduğum için değil, rahatsızlık veririm endişesi duyduğum için. Çünkü bu maske gibi kolay algılanabilen ve tanınan birşey değil. İlgisi olmayan nereden bilecek nedir.. ben de ilk defa bana taktıklarında gördüm sonuçta. Bir de yazları daha sıcak olduğu için terleme aşamasında bant açılmasın diye şeffaf bir kapatıcı ile örtülüyor ki.. herşey ortada 🙂 Eh garip bir durum tabi böyle borular filan. Ama zamanla etrafımdaki insanların da desteği ile alıştım kateterimle aynı o yokken istediğim gibi giyinmeye. İnsanın etrafında onu boruları, muslukları, bantları ile de çok sevmeye devam eden eşinin, çocuklarının ve arkadaşlarının olması ne kadar sıcak bir duygu..  Bana herşeye dayanma gücü ve sabrı veriyorlar. Hepsini çok seviyorum.